Özge Güneş

İzlanda’nın AB'ye "hayır"ının ardında "bir balık" mı var?

 

Merdan Yanardağ

Bugün içinde bulunduğumuz tablo ile edebiyatın sanıldığından da yakın bir ilişkisi var. İdeolojik ve kültürel alanda mücadele edilmez, dahası bu mücadele kazanılamaz ise siyasal ve toplumsal alanda kazanmak zordur. Kazanılsa bile elde tutulması mümkün değildir.

 

Zeynep Altıok Akatlı

“Bir Çağ Yangını”ndan bugünün Türkiye'sine…

"Önce gelincikleri yolduk
Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna
Ardından andızları devirdik
Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna."*

Hayatımızın özeti tam olarak bu. Tam da böyle oldu; olmaya da devam ediyor. O bilinçsizlik bitmiyor, tükenmiyor.

1993'te yakılmanın ne demek olduğunu öğrendiğimde Hulki Aktunç'un Bir Çağ Yangını romanı düşmüştü aklıma. Roman insan eliyle büyüyen kötülüğü, toplumsal çürümeyi, değerler yitimini, anlatır. Anlattığı, ayna tuttuğu bir dönemin ve bizim ülkemizin hikâyesidir. Aradan yıllar geçti. Bu yaz, dünyada ve ülkemizde peş peşe yaşanan yangınlarla birlikte yeniden aklıma düştü. Belki de yeniden okumanın zamanı geldi.

Çünkü bugün artık sadece bir çağ yangınından söz etmiyoruz. Galiba gerçekten yangın çağında yaşıyoruz. Dünyanın dört bir yanında ormanlar yanıyor. Kanada'dan Kaliforniya'ya, Avustralya'dan Şili'ye, Portekiz'den İspanya'ya, Yunanistan'dan Türkiye'ye kadar neredeyse her yaz gökyüzü aynı renge bürünüyor. Dumanın grisine, alevlerin kızılına.

Geçen yıl Çanakkale’de Troya Barış Festivali’nden dönerken yolun kapatıldığı noktada adeta alevlerin sıyırdığı yan yoldan dönerek, ateşin sıcağını birebir hissederek İzmir’e mecburi ve çok da uzun bir yoldan dönmüştüm. Bu yıl da benzerini yaşadık. Gece Altınoluk’ta hemen arkamızdaki dağ yanarken koyun hemen karşısında üç ayrı noktada alev alev Gömeç yangınını izledik. Yüreğimiz ağzımızda. Büyük bir acıyla.

Bilim insanları yıllardır uyarıyor. İklim krizi sıcak hava dalgalarını etkiliyor. Sıcaklıklar yaşanmaz boyutta yükselirken süreler de uzuyor. Kuraklık derinleşiyor. Artık yangın mevsimi diye bir kavram var hayatımızda!

Dünya yanıyor. Ormanlar alev alıyor. Ama herkes aynı biçimde yanmıyor. İklim krizi küresel olabilir. Ama önlem alma, hazırlık, afet yönetimi, orman politikası, kamusal bilinç ve öncelikler siyasidir. Bilimin yerine inkârı koymak da bir tür ideolojik tutarlılık. Çünkü yangın aslında çıktığı gün başlamaz. Bazen baş verir, sönümlenir ve yıllarca hazırlanır.

Son büyük yangınlarını yaşayan birçok ülke acılarından ders çıkardı. Hatta kimi daha yangın gelmeden bilincindeydi olabileceklerin. Erken uyarı sistemlerini geliştirilmişti. Hava filoları güçlendirilmişti. Yerel yönetimler ve gönüllüler sistemin önemli bir parçasıydı.

Bizse sanki her yaz ilk kez yangın çıkıyormuş gibi davranıyoruz. Yangın geliyor. Sönmüyor! Büyüyor! Sıçrıyor! Bu yıl da öyle oldu. Benim de memleketim cânım Kozak yaylası çam ormanının da aralarında olduğu bir çok bölgede ormanlar kül oldu.

Her seferinde bölge halkı perişan. Çaresizliği iliklerine kadar hissederek koşuyor insanlar. Söndürmek için didiniyorlar. İhmal feryat oluyor. Yas tutuyoruz. Ya da kaçımız tutuyoruz? Kaçımız hissediyoruz yangını yüreğimizde? Çoğu kişinin ilk üzüntüsü evler, araçlar. Elbette yangında insanların yaşam birikimleri, evlerinin yok olması büyük bir kayıptır. Ama beni en çok paralayan binlerce canlının acılar içinde, alevlerde can vermesinden öncül mal kaybına ahlanmak, vahlanmak…

Yangınların ardından göstermelik raporlar, hasar tespit komiteleri kuruluyor. Hemen fidan dikimleri, ağaçlandırma rakamlarıyla övünme geliyor. Oysa bunun bile ne denli yanlış bir uygulama oluğu defalarca bilimsel olarak anlatıldı. Sivil topum örgütleri yılmadan uyarılarına devam ediyor. En az iki yıl nadas gerekli! Duyan yok. Sonra? İşte sonra yeniden yanıyoruz.

…….2021, 2022, 2023, 2024, 2025, 2026.

Her yaz. Aynı bölgeler. Benzer görüntüler. Aynı tartışmalar. "Yangın neden çıktı?" sorusu bile artık anlamsız. Peki, biz neden öğrenmiyoruz?

Çünkü koca ülkenin tarihi, kimliği, üretimi nesil belleksizlikle değersizleştiriliyor, çürüyor ve geleceğe aktarılamıyorsa, aynı şekilde bir önceki yılın acılarının bile hafızası tutulmuyor. Kurumsal bilinç zaten hiçbir alanda yok. Gelen öncekiyle ilgilenmediği gibi kendisini parlatacak iri cümlelerle, vaatlerle kuru açıklamalar yapmayı iş sanıyor. İş uygulamaya gelince yaşadığımız kayıpla yüreği yanan bir avuç insanız.

Hulki Aktunç'un anlattığı toplumsal çürüme bugün bambaşka bir anlam kazanıyor zihnimde. İnsanın kötülüğü yangın haberlerinde kalbimi dağlayarak önüme düşüyor. Doğayı sınırsız bir kaynak olarak görmenin aymazlığı rant hırsıyla birleşince yangının fitilini ateşleyen bile oluyor memlekette. Elbette mütemmim cüzümüz cezasızlık.

Yangın çıktığında en çok dile getirilen ‘kaç uçak vardı?’ sorusu oluyor. Oysa belki önce başka soruları sormalıyız. Neden hasar tespitinde sadece yanan alanın büyüklüğü haber oluyor? Neden ‘kaç hayvan can verdi, kaç nesil yok oluyor?’ soruları net raporlarla konu edilmiyor? Nasıl oluyor da bunca hayvan avaz avaz can vermişken üstelik tür tanımlarıyla av ihalelerinde para peşinde koşuluyor? Bir güzelim geyik kaç para eder dostlar? Buyrun size 10 tavşan 5 sincap verelim. Ayı mı o zaten sokak köpeklerinden bile büyük tehdit “insanlık için”!

Belki de can kurtarmak için bir türlü başa çıkamadığımız durduramadığımız ihalelere iyi insanlar, sivil toplum örgütleri katılmalı. Hâlâ mangal sevdasını yasaklamaktan çekinen, sürekli ve düzenli tehlikeli atık, piknik çöpü denetimi yapmayan, yangın mevsimi öncesinde uyarılar, çağrılar duyurmayan, gönüllü timleri kurmayan yerel yönetimler olmalı takibimizde. Ormanları parselleyen, en güzel koyları, kıyıları kâr amaçlı kiralayan, satan, madenlere ve enerji projelerine ruhsat veren, önlem almayan, korumayan iktidarı sorgulamalıyız. İktidarın “kamu yararından” ne anladığını artık anlamış olmalıyız.

Yangınlar sürerken, bazı bölgelerde maden ve enerji projeleri kapsamında açılması planlanan yollar ve bu yollar için yapılan ağaç sökümleri yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Yangın esnasında ağaçları sökerek yol açan iş makinaları görüntüleri düştü önümüze. Acısı yüzünde yanarak taşlaşmış geyikler, yumurtaları karnında kaplumbağalar, kuşlar, kirpiler… Fıstık çamları, gürgenler, ardıçlar… Gelincikler! O nazenin gelincikler, dağ kekikleri, yabani otlar…

Kuşların göç yollarını ve sulak alanları da içine alan hassas ekosistem alevlerle yok oldu. Yaşam zincirinin en kırılgan halkaları da kül oldu. Hepsinin haberi çıktı karşımıza. Tek tek haber diye okuduğumuz satırlar, izlediğimiz görüntüler bize aslında bir zihniyeti anlatıyor. Anayasa mahkemesi kararlarını tanımayan, iklim krizini takmayan, uluslararası sözleşmelerden çıkan, katilleri koruyan, affeden, can almayı kazanım gören, acılardan öğrenmeyen ya da sadece kötülüğü öğrenen bir zihniyet var karşımızda. İklim krizi değil bizi tımar eden bir yönetim kriziyle karşı karşıyayız. Doğa her yıl aynı dersi veriyor. Sınavı geçemeyen biziz.

İnsanın doğayla nasıl bir ilişki kurduğu önemlidir. Ormanı kereste olarak mı görüyoruz? Yoksa binlerce canlının ortak yaşam alanı olarak mı? Bir kuş cennetini haritadaki boş bir alan olmaktan çıkarıp yaşayan bir dünya olarak kabul edebiliyor muyuz? Bütün mesele burada.

Gelincikleri yolarken fark etmeden ömrümüzü dikenlere emanet ediyoruz biz. Toprağın hafızasını yakıyoruz. Uzun zamandır kolektif bir yaşam savunusu, eşitlik bilinci ve mücadele ortaklığının çağrısını yineliyoruz. Yıllar öncesinden Birleşik Muhalefet, Birleşik Haziran, Haziran Hareketi derken birleşik bir mücadeleyi tarifliyoruz ve Yan yana diyoruz. Yana yana izlemekten değil, el ele olmaktan, ortaklaşmaktan söz ediyoruz. Elbette “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşcesine”, elbette kuşlarla, sincaplarla, tilkilerle, ayılarla kısaca doğayla da yan yana olmayı da seçiyoruz. Bu bizim tarafımız. Ancak taraf olurken aynı yanlışları, aynı tökezlemeleri, aynı savruluşları gördüğümüzde de “şimdi zamanı değil konuşmanın” dediğimizde; doğru bildiğimizi karşımızdaki kim olursa olsun ‘uygunca’ söylemekten vaz geçtiğimizde; ilkesel olarak tutarlılıktan taviz verdiğimizde düştüğümüz yerde sadece söndürülmüş bir yangının ilk rüzgârda havalanan közüyle yanmaktan kaçınamayız. Yan yana durduklarımıza hoşgörümüzle doğru bildiklerimizin ilham olmasını dilemek de bir sorumluluk.

Hulki Aktunç’un tek bir cümlesi bile yaşadığımız çağın özeti gibi;

"Yangın bir kez başladı mı kimse uzak kalamaz! Ya ateşi ya alevi ya dumanı gelir sana. Ulaşır."*

*Cahit Külebi / Yangın

**Hulki Aktunç / Bir Çağ Yangını

 

fikri-saglar

Bir ülkede iktidar, seçimle yenemediği rakibini yargı süreçleri üzerinden tartışmalı biçimde siyaset dışına itmeye çalışıyorsa, orada konuşulması gereken ilk konu hukukun yokluğudur…

Hukukun varlığı, halkın egemenliğinin, barış, hak ve özgürlüklerin teminatı olan demokrasiye inancın da göstergesidir…

Hukuk, demokrasinin varlığını teyit eder ve yurttaşın can ve mal güvencesidir!

Bugün hukuk, taraflı olduğu için yapılanlara karşı yurttaşın kendisini koruması ve hakkını araması mümkün değildir…

Yaratılan yargı sopasıyla korkutma, sindirme işlemleri, sonunda iktidarın koltuktan düşmesine ve adaletin kendisi için lazım olduğu zamanda da ortadan yok olmasına neden olacaktır…

Yakın gelecekte iktidar olacak YENİ PARTİ, ilk Meclis toplantısında Genel Başkan Özgür Özel; “hukukun üstünlüğüne” inanan, laik demokratik ve sosyal devletin varlığı adına mücadele edeceğini ilan etti…”

Bu hedefe ulaşmak için parti tüzüğünde yer alan ve yeni siyaset biçimini açıklayan maddeleri yurttaşlarımızın bilgisine sundu…

Yıllardır siyasetin içinde bulunan bir kişi olarak, daha önce Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP) tüzüğünde yer almasını sağladığım, “SÖZ VE KARAR HAKKININ” parti ÜYESİNDE olduğunu kabul eden tüzük maddesini aynen YENİ PARTİ’ye taşıdıklarını

Açıkladı…

Bu anlayış, yılların siyaseti kirleten delege sistemine dönülmeyeceğini, Genel Başkan,  ilçe, il başkan ile yönetimlerini, milletvekillerini, parti meclisi ve partinin her kademesinde görev alacak kişilerin, doğrudan parti üyeleri tarafından seçileceğini kararlı bir şekilde bildirdi…

En önemli açıklama ise; seçim kaybeden Genel Başkanın Kurultayı derhal toplayarak,” yeni Genel Başkanı tüm üyelerin seçeceğini” açıkladı…

Bu işlemin tüzükte bir zorunluk haline getirilmesi, son derece isabetli olmuştur,  “devrimcilik ve sol ilkeler adına “ yeni Partide olması gerekendir…

Ayrıca; her kademde “3 dönem görev yapma” kuralının konulması, bilinen, istenilen ama bir türlü uygulanmayan önemli bir yenilenme yöntemidir…

YENİ PARTİ, “Parlamenter Sisteme dönülmesini gereğine inanıyor ve ülkemizin ” laik demokratik sosyal hukuk devletiyle yönetilmesini hedefliyor…

AKP’nin değiştirdiği rejimle yönetilen, bu nedenle çöken ekonomi, yok edilen sosyal yaşam güvencesi ve işsizlikle, açlık gerçeğiyle boğuşan halkımızın kurtulması için yeni bir yönetim ve seçim gerekmektedir…

Milyonlarca yurttaşın desteğiyle cumhurbaşkanı adayı ilan edilen Ekrem İmamoğlu'nun yaşadığı yargı süreci, elinden alınan ifade ve savunma özgürlüğü ve kamuoyuna erişimi konusunda yaşadığı tartışmalar, yalnızca bir siyasetçinin meselesi olmaktan çıktı...

Sadece İmamoğlu’na değil, yönetime muhalefet yapan, düşünen ve hakkını arayan herkesin baskı altında olduğu bu düzenin değiştirilmesi gerekir…

Sorulması gereken soru; “Türkiye'de siyaset sandıkta mı şekillenecek, yoksa mahkeme koridorlarında mı?”

İktidar, eleştirileri bastırmayı başarı sayıyor olabilir. Oysa susturulan her ses, yasaklanan her haber ve tartışma konusu olan her yargı kararı, Türkiye'nin uluslararası itibarından bir parça daha koparıyor…

Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz; yatırımın olmadığı yerde üretim olmaz; üretimin olmadığı yerde ise gençlere umut kalmaz!

Bugün ekonomiyi çökerten yalnızca enflasyon değildir. Hukuka duyulan güvensizlik, liyakatin yerini sadakatin alması ve devlet kurumlarının tarafsızlığına ilişkin tartışmalar da bu tablonun önemli parçalarıdır.

Toplum giderek birbirinden uzaklaşıyor; ortak gelecek duygusu zayıflıyor…

Ne yazık ki, ”Siyasetin dili çözüm üretmek yerine gerilim üretiyor...”

Türkiye bu durumdan süratle çıkmalıdır, yoksa yakın gelecekte tehlikeler çoğalacaktır…

Dünyanın güçlü demokrasileri, kurumlarını güçlendirerek ayakta kalır.

Biz ise kurumları tartışmalı hâle getirerek günü kurtarmaya çalışıyoruz…

Bunun bedelini iktidarlar değil, seksen beş milyon yurttaş ödüyor…

Özgür birey, örgütlü toplum ve demokratik devlet, insanlığın geleceği için en önemli yapı taşlarıdır…

Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir korku düzeni değil, yeni bir siyaset anlayışıdır...

Hukukun üstünlüğünü pazarlık konusu yapmayan, hesap verebilirliği esas alan, özgür medyayı tehdit değil, demokrasinin teminatı gören bir anlayıştır...

YENİ PARTİ, yeni bir siyasi harekettir ve sol, sosyal demokrat, devrimci, devletçi, halkçı, yurttaşı kucaklayan, toplumu eğiten, sağlıklı yaşamı oluşturan, değerlere sahip çıkan ilkeler üzerine yükselecektir…

Özgür Özel! İn söylediği gibi “bu ülke, kişilerin değil kurumların güçlü olduğu gün yeniden ayağa kalkacaktır…”

Çünkü adalet çökerse ekonomi de çöker, demokrasi çöker, devletin itibarı da çöker... Ve unutulmamalıdır ki,” korkuyla ayakta tutulan iktidarlar vardır...

Ama korkuyla geleceğini kurabilen hiçbir millet olmamıştır...”